3 Ocak 2026 Cumartesi

Dünya İyilik Elçisi - Sahteliklerden Arınış

 


Günlerden Cuma. Güneş’in saçları ıslak, havluya sarılı… Dışarıda soğuk ama güneşli bir hava hakim. İki küçük kızıyla Cuma’ya gitmeye karar vermiş. 

Aslında sabah yine hayatı sorgulamalarla başladı. Olmam gereken yerde miyim? Sevdiğim insanla mı beraberim? Yoksa sadece konfor alanıma çok mu alıştım? İlişkileri çatırdamaya başlamıştı zaten. Partneri yanındaydı ama yok gibiydi. Alnına öpücük konduruyordu , gözlerinin içine bakıyordu, bedenen oradaydı ama sanki ruhen orada değil gibiydi. Ne kadar olmuştu birliktelikleri, 5 sene mi? İlk uzun ilişkisiydi Güneş’in. Nedense ilişkilerinde bir istikrar sağlayamıyor, hep kovalayan taraf oluyor ve en sonunda evde üzgün üzgün partnerini düşünen, özleyen, acı çeken taraf oluveriyordu. Annesinden öğrenmişti bunu. Babasını evde yalnız ve üzgün bir şekilde bekler, aldatıldığını bilir ama ses etmezdi düzenleri bozulmasın diye. Gördüğü ilişki modeli buydu. Partnerin seni üzse de , aldatsa da, saygısızlık etse de sakın bırakıp gitme. Onlar seni terk etsin, sen karar alan taraf olma. İlişkiyi bitirme sorumluluğunu üzerine alma sakın. Varlığında acı çeksen de hata yapmanın, pişman olmanın, dışarıdan yargılanmanın yükünü sen taşıyamazsın küçücük omuzlarınla. Dünya zor bir yer, tehlikeli bir yer, özellikle de kadınsan bir erkeğe muhtaçsın. Onun parasına, himayesine, korumasına muhtaçsın… Haşa sanki Yaradan , kadını eksik yaratmış. Birileri onu tamamlamalı… Halbuki Yaradan’a teslimiyete geçebilen varlık kadındır. Onun tarafından sarılıp sarmalanan, korunan, rızkı kolayca akan kadındır. Öğrenmesi gereken ders Rabbine güvenmektir… Gerisi kolayca gelecektir, akacaktır.

Karar verdi Güneş. Kendisine ve karşısındakine yalan söylemektense oturup konuşacaktı. Söyleyecekti içinde olan bitenleri. Ne olacaksa olsundu artık.

Dürüstlük çok daha önemliydi. İçlerindeki boşluk ve mesafe günden güne artıyordu. Çok spontene bir şekilde konu açılıverdi, çenesi titremedi, elleri anksiyete krizine girmedi, Yaradan’ın içine koyduğu cesaret ve güçle söyledi içindekileri… Partneri şok olmuştu gerçeklerin bu şekilde ortalığa kolayca dökülmesine. Ne kadar güçlü biriydi Güneş. Önünü arkasını düşünmeden içinden geleni yapmıştı. Ne kadar özel bir ruh, ne kadar sağlam bir karakter. Hayret ve hayranlık duyuyordu , bu hareketi karşısında. Evet dedi haklısın ben de bunu içimde tutuyordum. Yapmamız gereken yollarımıza arkadaşça devam etmek. İki evladımız var , onlar olduğu sürece hep bir araya geleceğiz. Arkadaş olarak kalalım. Yaşımız genç. Sen yoluna ben yoluma… Eminim çok daha güzel bir hayat seni bekliyor. Çünkü sen kalbini dinleyen, Özünü kaybetmemiş birisin. Yollar sana açılacak…Varlığın ve yaşamın hakkını vereceksin. Hayat seni ödüllendirecek, destekleyecek… Çünkü sen ona dayandın. Allah ona dayananları sever …

31 Aralık 2025 Çarşamba

Dünya Iyilik Elçisi - Yılın son günü

 



Yılın son günü gelmişti. Nedense yılın son günü gizemli, hüzünlü, duygulu, bir veda burukluğu hissettirirdi. Güneş, 8 yıldır yılbaşı kutlamıyordu. Çünkü içinde bulunduğu kitle yılbaşına inanmıyordu. Ayıptı, günahtı, kitleleri takip etmekti, kutlamamak için bir sürü nedenler verilmişti ona. Halbuki çocukluğunda her yıl ailesiyle beraber kutlama yaparlardı. O günü heyecanla beklerdi. Ne de olsa bu bir parti havası getirirdi eve. Kuruyemişler alınır, annesi hindi pişirirdi. Güzel bir sofra kurulur, arkadaşlar, komşular davet edilirdi. Evde yılbaşı ağacı bile kurulurdu. Anı yaşamak, eğlenmekti amaç. Gideni sevinçle uğurlamak, yeni gelene merhaba demekti. 


Nedense eğlenmek ayıp olmuştu yıllardır. Fazla gülmek bile kalbi katılaştırıyordu.

Parti yapmak, gezmek, büyük eğlence parklarına gitmek malayani sayılmıştı ve dünyaya çekiyordu. Aman sakın çok eğlenme! Dünyayı çok seversin sonra. Ne de olsa bütün ruhsal öğretiler dünyadan elini eteğini çekmeyi gerektiriyordu. Madem An’da yaşamak amaçtı, o zaman yaşamalıydı. Bunlar yaşayacak bir hayat da bırakmamıştı. 


Bugün bir karar vermişti Güneş. Bugün yılbaşı kutlanacaktı. Tüm baskı ve yargılamalara rağmen, seni korumak için yılbaşı kutlamana izin vermiyoruz demelerine rağmen o parti verilecekti. 

Daha evde hiçbir şey hazır değilken, arkadaşını davet edecek bir kart hazırladı. Üzerinde noel babalı simli bir kart buldu, kartpostal koleksiyonundan. 


Sevgili Nelly, 

Bugün evimde düzenleyeceğim yılbaşı programına davetlisin. Lütfen istediğin kıyafetini giy, istediğin ruh halinle, istediğin saatte, istediğin kişiyle evin giriş kapısında benimle buluş. 


Yer: özgürlük caddesi, partileme mahallesi, numara 11

Saat: Akşam 6’dan sonra ne zaman istersen.


Kırmızı Noel babalı kartpostalı evinin posta kutusuna bıraktı. 


Dışarıda soğuk bir hava vardı. Ellerinde renkli yün eldivenleriyle, kar botlarıyla marketin yolunu tuttu. 

İşe ilk olarak kuruyemişler alarak başlamalıydı, en iyi bildiği ve hatırladığı buydu son yılbaşı partisine dair. ‘Çam fıstığı, badem, kaju, fındık ve ceviz karışımı lütfen’ dedi tezgahtar amcaya, Onun da burnu pembeleşmişti soğuktan. Marketin içi soğuktu. Isıtıcılar bozuluvermişti ve onarmaya gelecek genç adam da diğer mekanlara yardıma gitmişti. 


Sonra cips, çikolata, meşrubat reyonunda dolaşmaya başladı Güneş. Paketleri alışveriş arabasına doldurmaya başladı. Yoldan geçerken de burrito, fajita, salsa, guacamole alırdı Meksikalı amcadan. 

Birkaç da parti malzemesi ekledi arabasına. Kırmızı, gümüş renklerde parlak kartondan süsler aldı. Bir de kutlama keki aldı, üzerinde ışıltılı patlayan mumlardan vardı.


Eve gider gitmez şömineyi yaktı. Demirin yere çarpış sesi duyuldu. Acelesi vardı. Bugün yıllar sonra bir yılbaşı partisi kutlayacaktı. Arkadaşı gelmek üzereydi. Hemen sofrayı hazırlamaya koyuldu. Altın sarısı bir örtü serdi masanın üzerine. Tam ortasına çam ağaçlarından yuvarlak bir süs ve tam ortasına ışıklı cam bir vazo.

Altın sarısı plastik çatal ve bıçaklar, kartondan tabaklar. Ne de olsa bu son anda kararlaştırılmış bir partiydi ama yine de çok güzel ve an’da geçmeliydi. Hediye paketi de yapmıştı arkadaşına. Evde sıcak bir hava, yılbaşı masası olabildiğince hazır, en rahat kıyafetini giymişti. Kapı çaldı ve arkadaşı kapıda en rahat kıyafetiyle, eldivenleriyle ve kar botlarıyla belirmişti, elinde özenle kaplanmış bir hediye paketi. 

Bundan sonrası herkesin hayal dünyasında… Sizce nasıl bir parti gerçekleşti? 

Dünya Iyilik Elçisi - Giriş



Başkahramanımız Güneş…

Kız okurlarımız için kız, erkek okurlarımız için erkek… Ya da kendini nasıl hissediyorsan…

Güneş’in içinde bir şeyler kıpırdanıyordu, tanıdık bir his, ama çok ötelere itilmiş, saklanmış ve utanılmış bir his. Kendin olmak. 

Çabalıyordu, zorluyordu Güneş, çocukluktaki hislerini yeniden yaşamaya, gün yüzüne çıkarmaya çalışıyordu. Özgürce konuşabilmenin hasretini çekiyordu, bir kere olmuştu yıllar sonra. İçinden gelen kelimeleri arkasını düşünmeden söyleyivermişti karşısındaki çok eski dostuna. Ve işte şimdi o anın verdiği güç ve tanıdık muhteşem hisle büsbütün kendi olarak konuşmak, anlatmak istiyordu. İçindekileri tüm dünyaya cesurca anlatmak istiyordu. Boğazı düğümlenmeden, çatallaşmadan, silikleşmeden… Özgürce, bangır, bangır, dobra dobra konuşacaktı, anlatacaktı… Belki de yazacaktı.


Özgürlükler ülkesi Amerika’daydı. Özgürce konuşabilecekti, gezebilecekti, tanışabilecekti, yeni insanlar, kültürler tanıyacaktı.Hani burası özgür bir ülkeydi ya, ondan gelmişti buraya, o heyecanla, kendi olabilmenin heyecanıyla. Ama gerçeklikten çok uzaktı bu yaşadığı hayati durum. Uzak Doğulu ülkelerden insanlarla çevriliydi etrafı. Ne istediklerini söyleyebiliyor, ne kendi olabiliyor, ne cesaret edebiliyordu. Kabul edilmemek, sevilmemek, terk edilmekten korkuyordu. Gittikçe kendinden uzaklaşmıştı. Kendi olan hiçbir şey kalmamak üzereydi. Bir yardım çığlığı atarken, eski bir dost hayatına giriverdi. Ona kendini hatırlatmıştı saniyenin onda birinde… İş işten geçmişti artık. Zaman kendini hatırlama vaktiydi… Zaman kendini gerçekleştirme vaktiydi… Zaman içindeki hikayeleri anlatma vaktiydi.

24 Temmuz 2023 Pazartesi

Barbara Oakley ve Pomodoro

 


Bu pomodoro denen çalışma tekniğini Barış Özcan'ın kanalında görür ve hep mesafeli davranırdım. Aman türlü türlü işler. Böyle gelmiş böyle gider. Bir de yeni çalışma tekniği mi deneyeceğim? Ne işe yarayacak ki.

Yine Barış Özcan'ın kanalında gördüğüm bir kitabın yazarı Barbara Oakley. Google 'da yapılan 1 saatlik bir konuşma. (Hem de ingilizce. Bu ara ingilizcem baya düzeldi. Hala gidecek yol var ama kendimle gurur duyuyorum. Dinlediklerimin yüzde 90 nını anlıyorum diyebilirim. ) Öğrenmeyi öğrenmek. Yani beynimizde öğrenme işlemi nasıl gerçekleşiyor? Anladığım o ki, üniversite yıllarında saatlerce kendini masaya zincirleyip bütün semestrın bilgilerini bir gecede kafaya atarak değil.

Odaklanma modu ve rahatlama modu oluyor beynimizde. Aslında gerçek öğrenmek rahatlama modunda gerçekleşiyor. Bu yüzden bir şeye 25 dakika odaklanıp 5 dakika rahatlamayı söyleyen Pomodoro Yöntemi tam da beynimizin istediğini öğrenmesine hizmet ediyor. 

Barbara Oakley ise ilkokulda, lisede matematiği ve fiziği kötü olan birisi. 26 yaşında trigonometri öğrenmeye başlıyor ve şuan bir üniversitede mühendislik fakültesinde profesör. Kitapları da var. Sadece öğrenmenin metodunu bilerek her şeyi öğrenmenin mümkün olduğunu söylüyor. Benim de kafama yattı. Fundamentals of Engineering(FE) sınavına bu şekilde hazırlanıyorum. 25 dk çalış 5 dakika dinlen. Henüz molalardan sonra direk odaklanmakta zorluk çekiyorum ama zamanla daha iyi olacağım.

Çalıştıklarını tekrar et. Kendini test et. Rahatlamana izin ver, bu da öğrenmenin bir parçası.Ara verdiğin için suçluluk duyma.

Herkese sevgiler. Açık beyinli günler.

Edischar

Işılda Beynim, Yeni Nöronsal Bağlar

 

Şimdi olduğum yerde, yapamadıklarından yine bin pişman bir Edischar.

Yeniden motive olma zamanı.

Nasıl nasıl yine bu kadar değerli olan zaman bomboş akıp gitti.. Aslında bomboş diyemem. Her gün hayatla igili felsefe yapıp kendini keşfetmeye devam. Lakin dışsal dünyaya öyle büyük bir mesafe koymuştum ki. Sanki yeni bir şey öğrenmek kendine ihanet etmek, Dışarı çıkıp bir müze gezmek gereksiz, ne de olsa ölmeyecek miyiz? Neden bu kadar dünya hırsı ve çaba..

Bir anda kendi beynimize sınırlar çizenin kendimiz olduğumuzu, limitleri koyanın biz olduğumu idrak ettim. Öyle durup dururken aklıma geçmişte okunan bir kitap geldi. Mümin Sekman - Limit Sizsiniz.

Evet tam da benim düşündüğüm şey, şu adam neler yapıyor bir bakayım derken bir video iki video, hemen anında uyanıverdim olaya. Meğersem nasılsa ölmeyecek miyiz, diyerek öğrenmeyi gelişmeyi sabote ediyormuşum. Beynim kilitlenmiş. Ve zaten içimde var olan o sıkıntılı durum da kendimi bu kadar kapatmışlıktan geliyormuş..

Bir anda bir aydınlanma oldu. Doğan Cüceloğlu, Barış Özcan kimi, neyi dinlemeye ihtiyacım varsa hepsi birer birer açıldı.

Montessoriye yönelmiştim. İnşaat mühendisi olduğum halde. Çünkü şimdi farkına varıyorum, ben mühendisliğe layık değilim, diye bir ses içimdeydi. Benim gibi bir salak mühendis olamazdı. Yaptığım binanın altında insanlar ölürdü. Nasıl nasıl bir kendine haksızlık... Ama biliyorum bu beni kıskanan insanlar tarafından beynime sokulmuş bir zehir idi. 

Bir anda ne kadar mühendislikten nefret ediyorsam, aynı derecede içime bir sevgi yayıldı. Ya mühendis olmayı denesem? Tekrar? Hem de Amerika'dayım... Fırsatlar fersah fersah... Hadi kızım yaparsın diyerek, mühendislik sınavına hazırlanmaya başladım. Tekrar türev, integral ne varsa çalışıyorum. Bütün 4 yıllık okulu tekrar edip sınava gireceğim ve mümkünse mühendisliğe devam edeceğim. Hem de bu sefer iyice sindirerek, anlayarak, yenilikler ve farklılıklar getirerek.

Bir yandan da beynimde bir açılma, bir açlık oluştu. Artık yeni şeyler öğrenip, yeni yerler gezme, bilinmez maceralara atılma vakti. Kitap okuma vakti. Beynimde bilinmeyen, gizli nöronları keşfetme ve yeni bağlar kurma vakti.

Çok heyecanlıyım. Yeniden öğrenme isteği ve macera isteği içimde hasıl oldu!

Gelecek hafta doğum günümde Chicago'ya gitmeye niyetlendik.

3 senedir Amerika'dayım ve kendimi eve kapattım. Sırf dış dünyadan korktuğum için. Şimdi Edischar'ın ışıldama vakti, büyüme, sorumluluk alma, keşfetme vakti.

Işıl ışıl beynim.

Edischar

Kendin Olma Zamanı

 


Vasat beyinler arasında vasatlaşan beyinler...

Her yerde konuşulur, illaki hayatımızın bir döneminde duymuşuzdur. Çocukken çok yaratıcı, meraklıydık sonra büyüdük ve sıkıcılaştık, yaratıcılığımızı yitirdik, herkes gibi olduk. Ölümü bekler olduk. Sıkıcı, monoton, dinazorlaşan bir beyin.

Bunun bana olmayacağına yemin etmiştim. Hatırlıyorum. Hayır ben sizden farklı olacağım. Kendimi sizin vasat beyinlerinizden koruyacağım. Her zaman öğreneceğim, araştıracağım, evet dünyayı gezeceğim. Bir sırt çantası, bir tren ya da bir karavan ile.. Sonra büyürsün ve bunlar sana saçma gelir. Çünkü sana saçma ve çocukca olduğu söylenir.

İşte şimdi tekrar farkına vardım. Kendimi sizin gibileştirmişim, ya da siz beni sizin gibileştirmişsiniz. Her ne ise. Kendimi eve kapatmış, yeni bir şey öğrenmeyen, bildiklerini tekrarlayan, konfor alanından çıkmayan biri haline gelmişim. Sanki çok büyük meret yetişkin gibi davranmak. Yetişkin demek sıkıcı ve rijit kuralları olan demek değil ki. Her şey bir kutuya sığdırılmış. Herkes bir kutuya sokulmak istiyor.

Mühendis misin, o zaman örgü örmeyeceksin, sanatsallıktan hoşlanmayacaksın, sadece matematik ve şantiye ile ilgili haberler okuyacaksın.

Entellektüel misin, sadece sanatsal müzik ve opera dinleyeceksin, her şeyi deneyeceksin yoksa entellektüel değilsindir.

Kısacası bir şey olacaksan o kutulara sığacaksın, kollarını, bacaklarını, fikirlerini, arzularını, kendini küçültecek ve onların koyduğu çerçevelere sığacaksın.

Hayır efendim öyle değil! Değil işte. Ben benim. Özgür, birtanecik, özgün, dünya aleminde sadece bir kere var olmuş ve benden bir kere daha tekerrür etmeyecek. O kadar değerli ve benzersiz...

O yüzden kutulara sığmadan yaşama zamanı. Aynı zamanda, anne, eş, mühendis, filozof, istediği müziği dinleyen, dindar, bazen kitap okuyan bazen yarıda bırakan, her çeşit yemeği deneyen, her kültürden her dinden arkadaş edinebilen ve kendini özgürce var eden biri olunabilir. Bu sayede varlık çoşkulu ve anlamlı bir şekilde yaşanabilir..

Her şey mümkün.

Edischar

10 Eylül 2022 Cumartesi

Neden Montessori Yer Yatağı?

 Herkese içten bir merhaba,

3.trimester la beraber gelen gece uyuyamama sorunuyla başbaşayım. Zorlukla gözlerimi kapadığım gecenin 4'ünde yine uyandım ve bir daha da uykuya dalamadım. Yine de sabah namazını kılmak için bir bahane oldu. 

Namazdan sonra çareyi telefonu kurcalayıp bir şekilde uykumun gelmesini beklemekte aradım. Lakin uykuya dalışımın 10 dakika sonrasında alarmım çaldı ve uyanıp eşime, iş yeri için öğle yemeğini hazırlama vaktiydi. Kalkıp işimi hallettim. Eşimi işe uğurladıktan sonra bir iki saat kestirebildim şükür. Şimdi elime kahvemi aldım ve montessori hakkında konuşmak için hazırım. 

Türkiye'deyken bir sene ilkokul montessori eğitimine katılıp , sertifikamı almıştım. Amerika'ya gelince de bir devlet okulunda montessori öğretmen asistanı olarak işe başladım. Yanılmıyorsam bu süreç en fazla 3 ay sürebildi. Çünkü işe başlar başlamaz hamile kalmıştım. Mide bulantıları ve uyuklama hali o kadar fazlaydı ki, bu yükü 40 çocukla beraber kaldıramazdım.

Şimdilerde kızım için montessori yenidoğan odası hazırlıyorum. Yardım aldığım kaynaklardan biri "the montessori baby"  kitabı. Henüz Türkçe çevirisine rastlamadım. Lakin aslında ilk kitapları olan "the montessori toddler"ın Türkçe çevirisi kitabevlerinde mevcut. 

Sırası geldikçe odaya yaptığım yenilikleri paylaşmayı düşünüyorum. Buna ilk olarak yer yatağından başlamayı tercih ettim.

Nedir bu yer yatağı? 

Bebekler beşikte yatmıyor muydu? Nerden çıktı şimdi bebekleri yer yatağında yatırmak ?

Ebeveyn olmak bu günlerde araştırmacı ve yenilikçi olmayı gerektiriyor. Günümüzde araştırmalar o kadar çok çocuklara odaklandı ki, eski eğitim görüşleri birer birer yıkılıyor ve aksi tezler savunuluyor. 

Montessorinin ana teması olan çocuğa uygun ve özgür alan tanımak kavramından yola çıkıyor montessori yer yatağı. Bebek uyandığı zaman yataktan inebilsin ve odayı keşfedebilsin istiyoruz. Tabiki bebek odasının tamamen ona göre dizayn edilmiş olması gerekiyor. Elektrik kabloları, perdeler, düşme tehlikesi olan objeler odada düzenlemeye tabii tutulması gerekiyor. 

Bebek uyandığı zaman istediği kadar kendi ile vakit geçirebiliyor, yataktan inip emekleyebiliyor, yuvarlanabiliyor. Ne zaman annesine ihtiyacı olduğuna kendisi karar veriyor. Ana temada, bebeğe hareket etme özgürlüğü tanınıyor. Her bireyin sahip olması gerektiği gibi. 

Eski ekolde bebekler parmaklıklı beşiklere yatırılır, bebek uyanır, ağlar ve annesi gidip bebeği yataktan indirir. Bu da bebeği anneye bağımlı, zorunlu kılar. Bu ekolde, bebeğe bir özgürlük alanı sunulmaz. Bebek sürekli annenin kotrolündedir, bebeğin odasını, çevresini keşfetmesine olanak tanılmaz. Bir diğer husus ise, beşikteki korkuluklar, bir hapishane hissi veriyor. Kim böyle bir yerde uyanmak ister ki ? Bir de canın istediğinde çıkamıyorsun. Birinin gelip seni kurtarması gerek her seferinde. Eğer biz bunu yaşamak istemiyorsak neden küçücük bebeğe bunu yaşatmayı hak görüyoruz. 

Amerika doktorlar derneği bebeğin ilk 6 veya 12 ay boyunca ebeveynleri ile aynı odada yatması gerektiğini söylüyor. Bunu göze alarak ilk başta geceleri kızımı yanıma alacağım yan yatakta yatırmayı planlıyorum. Gündüz uykularını ise, odasındaki yer yatağında yapmasını istiyorum. Aynı zamanda yer yatağı bana da kızımla beraber yatabilme imkanı sağlıyor. Bu en büyük nimet bence.

Çevremden aldığım bilgiye göre, bebeğin bizim yatak odasındaki yatağımıza alışmaması gerekiyor. Yoksa kendi yatağına alışma süreci zor oluyormuş. Bu yüzden kendine ait olan bir yatakta yatması ama bize yakın olması şimdilik en iyi seçenek. Umarım işler istediğim gibi yürür.

Kızımın odasına aynı zamanda keşfedebilmesi için bir montessori rafı yerleştirdim. Şimdilik içinde yeni doğanlara uygun materyaller yer alıyor. Kendisi uyandığı zaman gidip oradaki oyuncakları, materyalleri keşfedecek ve çevresini tanımaya başlayacak.

Montessori rafı ile ilgili yazıları önümüzdeki günlerde paylaşacağım. 

Sevgiyle,

Edischar.

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Hamilelik Raporu


 30. haftadayız sayın seyirciler.

Karnımda bir canlı büyüyor. Daha doğrusu büyüyebiliyor. Nasıl bir mucize bu? 

Hiç bilmezdim bedenimin bu kadar kabiliyetli olduğunu. Sanki tüm vucüdum beni sabote etmek için var olmuştu. Bel ağrısı, uykusuzluk, halsizlik çok genç yaşta yakalamıştı. Tembeldim, kiloluydum. Annemden çok kez duyduğuma göre üşengeçtim. 

Ama işte meğersem vücudumda öyle bir potansiyel varmış ki, yeni bir canlı bile dünyaya getirebiliyormuş. Allah öyle bir mucize vermiş ki biz kadınlara, yeni bir insan büyüyor içinde. Dünyaya geliyor. 

Hamile kalmadan önce anlamıyordum, hiç bu kadar idrak etmemiştim bazı şeyleri. Biz gerçekten de hiç yoktan var ediliyormuşuz. Bir kan damlası, susam tanesine dönüşüyor, o susam tanesi çekirdeğe, cevize, elmaya, armuta sonra da kavuna, karpuza dönüşüyor. Büyüyor da büyüyor. 

Biliyor muydunuz, ilk 3 ay içinde bebeğin bütün organları oluşuyor. Geri kalan kısımda büyüme ve ince ayarlar sağlanıyor. Nasıl bir mucize bu.. Nasıl bir yaratıma tanık olmak. 

En son öğrendiğime göre, hamilelikte annenin beynindeki gri hücreler yok oluyor. Buna "pregnancy brain" deniyor. Unutkanlık ve sersemliği beraberinde getiriyor. Beyin hücrelerinin kaybolması insanlarda endişe yaratırken, araştırmalar gösteriyor ki meğersem bu alanlarda yeni bağlar kuruluyormuş. Bebek dünyaya gelince, annesi bebeğinin neye ihtiyacı olduğunu anlayabiliyormuş. Ağlaması, hareketleri, her şeyini sezebilecek kapasite yaratıyor. SubhanAllah!

Hemi de "anne" diye kutsal bir varlığa dönüşüyorsun. Güçleniyorsun, olgunlaşıyorsun, inancın artıyor, imanın artıyor. 

Ruhsallığa yakınlığım , hamileliği iliklerime kadar hissedip, farkında olmama yardım etti. Her şey için çok şükür.. 

Umarım bebeğime iyi bir anne, rehber, hayat dayanağı olabilirim. Anneliğin mükemmel olmak zorunda olmadığını da kendime kabul ettirmeye çalışıyorum. Akışında yaşayıp, anda olayım yeter. 

Dünyaya gelecek tertemiz varlığın bana çok şey öğreteceğinden eminim! Unutmuş olduğum bebekliğimi, çocukluğumu, o saflığı tekrar kızımda görüp deneyimlecek olmak muhteşem bir heyecan yaratıyor içimde. 

Tekrar şükür. Sağlıkla gel kızım. Az kaldı. Seni seven annen,

Edischar.

23 Ağustos 2022 Salı

House of the dragon

 

Arkadaslarim, Game of Thrones'un Targaryen ayagini konu olan HBOmax dizisi pazar aksami Amerika saatiyle 9.00 pm de yayinlandi. 

Game of Thrones hayrani biri olarak, son 3 aydir diziyi beklemekteydim. Genelde devam niteliginde olan yeni yapimlar beklentiyi karsilamazken, House of the Dragon beni ilk bölümüyle tatmin etti. Carpici sahnelere yer verilmisti. Dizi kadrosuna alismak biraz zaman olacak olsa da , dizinin devam etmesine cok seviniyorum. Sizler diziye ulasabiliyor musunuz? Eminim yanki uyandiracaktir yakin zamanda. Spoiler vermiyorum. Izleyenler varsa tiklatsin ^^

Edischar

 

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 157

 

Merhaba dostlarim!

Bu hafta yine agac evde toplandik. Disarida ates bocegi ve circir böceklerinin sesleri bize eslik ediyor. Fikirlerimizi paylasiyor, cay ve kahvelerimizden birer yudum aliyor, beraber olmanin keyfini cikariyoruz. Yumusak kirlentlere sirtimizi dayamisiz. Haftanin konusu ise Taha'dan geliyor. 

"Sizce tarihteki en önemli buluş nedir? Keşke ilk benim aklıma gelseydi dediğiniz fikirler hangisidir? Son olarak imkân ve yeteneğiniz olsaydı şu an neyi icat etmek isterdiniz?"

Bence;

1- Tarihteki en önemli bulus, universiteler ve medreseler. Bu sayede insanoglu birikimini aktariyor ve daha ileriye gidebiliyor.

2- Keske Montessori gibi bir egitim sistemi bulup ismimi verebilseydim :)) ki neden olmasin, hala olabilir.

3- Sanirim ikinci soruda , ucuncu soruyu da cevaplamisim. Cocuklari merkeze alan, piril piril beyinleri koyurup muhafaza eden ve onlari kendi potansiyellerine ulasmalarini saglayacak bir egitim sisteminin kurucusu olmak , egitim materyalleri kesfetmek istedigim icatlar olabilir. Bu bir icat dimi? Ozgurlukler ulkesi blogger da ben buna icat demek istiyorum.

Haftanin konusu icin tesekkurler, yazar arkadaslara basarilar :)

Edischar